• 365 gün bir kaç saat

    Bundan yaklaşık 13-14 ay önce ben bir adamla tanıştım. Daha önce de tanışırmışım ama kader kısfmet, olmamış. Sürekli birbirimizi ıskalamışız. Fakat o beni farketmiş, uzaktan uzaktan bakmış bana. Taa ki, bir gün Caddebostan’da piknik yaparken ben “Migros’a gidiyorum, gelen var mı?” diye soruncaya kadar. Ben ton balığı ararken bana yardım eden o adam, 17 Temmuz 2009 günü, yine bir tesadüf eseri, işten çıkıp son katılımcı olarak İçelim Abi zirveme gelmiş.

    Sonra istavritlerimi yemiş.

    Fotoğrafta her ne kadar ben korkunç çıktıysam da, beraber ve farkındayken çekilen ilk resmimiz olduğu için benim gözümde muhteşem ötesi bir fotoğraf. Ayrıca ağzıma tıkılan bir istavrit de var orada ama belli olmuyor :/

    Sonra bir şekilde muhabbetin gelişmesiyle devam etmiş… 30 Temmuz’u 31 Temmuz’a bağlayan gece öyle bir sağanak varmış ki, öyle böyle değilmiş! Ama 2 tane şapşal, hem içip hem de mesajlaşıyorlarmış. Rivayete göre, o gece kozmik dengeler şaşmış ve birileri birilerine çok pis fena aşık olmuş. Yağmurun iletkenliğinden olsa gerek! Ertesi gece, bir sürü insan adaya sabahlamaya Birge’nin yanına gelmiş.

    O adam da gelmiş ama sanki dün gece etraflarında kelebekler uçuşanlar onlar değilmiş.

    Adam bütün gece bana ilk zirvesini anlattığı için, bu işin olmayacağına 1e 1000 vererek bahisleri açabilirdim! Çünkü benden çook uzaklarda durmuş ve hiç bir harekette bulunmayarak minik kalbimi yüzbinmilyon parçaya bölmüştü. Kafamda soru işaretleri, “ya ama neden ki dün böyle çiçek böcüktü hani’ler :’(( ” dizlerine uzandım. Yine bir tepki alamadım.

    Sabah adam giderken, bir daha ki sefere evde taze çay yapmaya söz verdimdi ama içim, Karadeniz çayından bile buruktu.

    Fakat, nasıl olduysa, yine kozmik dengelerin şaşması sonucu sanırım, 1 Ağustos’u 2 Ağustos’a bağlayan gece, adamın dili çözüldü.

    365 gündür ben bu adamla beraberim ve tek söyleyebileceğim şey “Seviyörüm Üleyn!”

    PS: Bu gecenin şerefine Uf’um beni Suada’ya götürüyor, ne giysem yarebbim! Çok heyecan yaptım :)

     
  • Ben küçükken çok normaldim!

    Şimdi büyüdüm ve kayışlar koptu :) Evet, aynen öyle oldu! Eskiden şeker, bal gibi bir insandım. Böyle gayet sakin, sessiz, uslu… Şimdi nooldu? Birge asabi oldu. Yolda yürürken kesin birisini dövmeye çalışırken başıma bir şey gelecek. Gazetenin 3. sayfa haberi olarak 15 dakikalığına ünlü olacağım. “25 yaşındaki B.E.B kendisine sözle tacizde bulunan adamın penisini keserek adama yedirdi.” veya “İsmi öğrenilemeyen genç kadın dehşet saçtı. Ülkemizde turist olarak bulunan Arap Mohammed Ayva’nın 3 karısı ve 17 çocuğunu katanayla parça pinçik eden Kill Bill’in gelini lakaplı kadın aranıyor. İnsanların kanıyla denizotobüsünün duvarlarına “Ciyaklamayın ulaaaaan” yazan kadın için emniyet müdürlüğü alarma geçti.”

    Bak en güzel şey olurdu sanırım “Birge Elif Basık, “İnsanlara dayanamıyorum artık!!!” diye cinnet geçirdi. Elindeki kızılcık sopasıyla Mecidiyeköy meydanında her ter kokan insanın kafasını kıran genç kadın ancak boğaları sakinleştiren iğneyle vurularak zaptedilebildi.”

    Neyse, sakinim ben. Son zamanlarda artan asabiyetimin nedeni olarak bu hayvani sıcakları birinci planda görüyorum. Ayrıca her gün adadan işe gidip geldiğim için de normalde karşılaştığımdan daha fazla insanla karşılaşıyorum. Bunların yanında bir de hala geçmemiş olan başdönmem var ki o daha bir evlere şenlik. Bir gün de gelip bloguma “Ay ne neşeliyim, ölüyorum mutluluktan, sakinim, kelebekler böcükler oleeeey!” yazayım. Ama olmuyor anacım, bu aralar hep bir sinir stress.

    Neyse, klasik yaşlılar gibi yapayım, anılarımı anlatayım. Yıllar yıllar önce, şipşirin ve hafif puslu bir martta pazar sabahı dünyaya gözlerini açan ben, hayata daha ilk günden bir gol atarak başladım. Zira önce doğamıyordum. Ben tam anacığımın karnında ölmek üzereyken doktor amca annemi aniden yarmak suretiyle beni hayata tutunduruyor. Bendeki de tutuş o tutuş…

    İnanılmaz sevimliyim böyle, burnum basık doğuyor diye babam korkmuş gerçi. Neyse zaman geçiyor, ben büyüyorum. Bir de bakıyorlar, sevimli olduğu kadar da zeki çıkıyor bu sıpa. Yanda benim muhteşem bir portremi görebilirsiniz. Bu fotoğrafın çekilmesinin akabinde emziğimi bebek balıklara atmışım. Bu arada 11 aylıkken hem konuşup hem yürüdüğümü de eklemek istiyorum. Eşek kadar çocuk ol sen, bir de ağzında emzik. Haa ehuehue, bu arada zekiyim falan diyorum ama 7 yaşına kadar da sütü biberondan içmem de bir moronluk örneği sanırım. Gerçi bu konuda da yalnız değilmişim, Barış diye bir erkek arkadaşım vardı bir zamanlar, o da öyle yapmış(mış). Beni yemiş de olabilir…

    Neyse, efendim gel zaman git zaman büyüyorum işte. 4 yaşındayken ansiklopediden anneme koalayı öğretiyorum. Bunun sebebi de o yaşta en büyük eğlencemin ansiklopedi karıştırmak olması. Oturuyorum ciltleri ezberliyorum… [Ps. okumayı bilip bilmediğim belli değil sanırım bilinçaltımdan falan biliyorum ki hiç bir cildi karıştırmıyorum.] Show TV, Reha Muhtar falan o zamanlara yetişmiş olsa kesin anahaber bültenliğim :p

    İlkokulda yine kışları über yalnız bir çocuğum. Yazın yine idare ediyoruz, Selçuk var, o da benim gibi deli. Yerlere tebeşirle uzay gemileri çiziyoruz sürekli. Vö-i Vö-i diye uzaylılardan kaçıyoruz. Selçuk da geçen hafta evlendi, buradan mutlulular dileyeyim. Neyse, kışın yapayalnızım :( Böyle kendi kendime gardrobumun içerisine girip fenerle kitap okuyorum. Favorilerim Çehov, Tolstoy ve Edgar Allen Poe.. Gardrobumun adı “Kurt İni”. Yalnız bir kurt olarak vakarla çekiliyorum yuvama :P (Allah’ım ne şapşalmışım!) Gardroumun içinde ninja kaplumbağalarım, içerisinde Tschaikovski’den Fındıkkıran bale süitleri kasedinin olduğu minik teyp, fenerim, dikiş setim ve kitaplarım var. Yaklaşık 3 kış falan orada yaşadım ben. Sonra zaten CAL’a başladım, sorunlu ergenliğim başladı. O da apayrı bir hikaye. Arkası yarın modunda yazacağım :)

    Neyse, dediğim gibi çocukken normaldim ben. Sonradan delirdim.

     
  • Blogumda özgürce yazı yazabilmek için…

    Ben birazdan Ada’dan İstanbul’a iniyorum. Susturulmamak için yürümeye… Siz de gelin!