• Sevgili İDO; Mopur değil Vapur istiyorum.

    Sevgili İDO,

    Görüyorum ki, sen de sosyal medyayı kullanarak internet dünyasında kendini ifade etmeye ve kendinden sözettirmeye başlamış firmalardan biri olmuşsun. Ne güzel. Madem bu aleme bir adım attın, iyisiyle kötüsüyle her şeyi değerlendirirsin diye umuyorum. Bu yazıyı da okuyup ciddi olarak değerlendirmeni rica ediyorum.

    Yaklaşık 1 yıldan fazladır, eli kalem tutan ve bilinçli olan her adalı gerek geleneksel gerek yeni medyaya “MOPUR” mevzusuyla ilgili bir çok yazı yazdı. Zannetmiyorum ki gözünüzden kaçmış olsun ama ben de yazayım.

    1 yıldır Bostancı’dan adaya Mopur’la gidip geliyorum. Mopur ne mi? Adalıların kaldırılan vapurların yerine konan vapurlara taktıkları ad. Üstelik şimdi bir de Adalar-Kabataş hattındaki güzelim vapurları kaldıracağınız söylentisi dolaşıyor… Eski püskü vapurları bize vermiş de olsanız, vapur istiyoruz. Mopur’u adalılar olarak istemiyoruz ve istemeyeceğiz. Neden mi?

    Çünkü güvensiz. Normalde durgun sular için yapılmış olan tekneler. Sonbaharın ve kışın lodosuna, poyrazına dayanamazlar. Nisan ayında lodoslu bir havada Heybeli-Bostancı direk seferini yapan bir tanesine binme gafletinde bulundum. Normalde lodos zamanı vapurdayken hiç korkmayan ben, Kınalı hizasındayken gerçekten korktum. Çünkü değil ayakta durmak, OTURMAK mümkün değildi.

    Çünkü yaşlılara, bavulu ve çocuk arabası olanlara uygun değil. Benim anneannem 88 yaşında ve kalçası kırık. Yürüme zorluğu çekiyor. Temmuz ayının başında adaya getirmek için mopura bindirmeye çalışırken az daha omuzu da çıkıyordu. Şimdi Ekim ayında, Kabataş vapurlarını da kaldırırsan nasıl döneceğiz bir fikrimiz yok.

    Eğer Kabataş-Adalar hattına o mopurları koyarsan, boğazın akıntılı ve ters rüzgarlı sularında kesinlikle bir kaza yaşanacak. Zaten bu yaz bir kaza oldu.

    Büyükşehir Belediyesi zaten adalıları yeterince cezalandırıyor. Kesilen veya geç yatırılan ödeneklerle, bütün yaz çöp içerisinde yaşadık. Horoz Reis’in kah benzini var kah yok. Adalı olmak suç olmasın.

    PS: Bütün yaz yeni yapılan, kocaman ŞH ile başlayan vapurlar yatarken 65 dakikada direk vapurla işimize gittik ve döndük zaten. Aşağıdaki fotoğrafı 21 Temmuz 2010 tarihinde saat 08:36′da (sanırım Barış Manço Vapuru, hani şu İDO etkinlikleri yapılan) Kabataş’a yanaşmaya çalışırken çekmiştim. Görüldüğü üzere, ŞH-Kadıköy iskelede yatarken biz yanaşmaya çabalıyoruz. Manevra sistemleri değiştirilmiş vapurlar, iskeleye ancak 10 dakikada yanaşabiliyor.

    PS2: Adalar Postası‘nda da Mopurlarla ilgili bir çok protesto yazısı bulabilirsiniz.

    PS3: Yolcu az diye bir argümanınız varsa da insan hayatını tehlikeye atmayacak, dalgalı denizlere uygun motorlar almalısınız…

     
  • Bencillik, cahillik ve önyargı…

    Salı oldu ancak klavyenin başına geçebildim. Hafta inanılmaz hızlı aktı zaten, gün nasıl bitiveriyor anlamıyorum. Cuma akşamı gece 11′de çıkabildim ofisten, gece 12′de ancak eve geldim. Daha yastığa kafam değmeden uyuyuvermişim. Cumartesi günü misafirler geldi gitti, pazar günü de piknik yaptık. Değirmendeki işgalci kadınla kavga ettim. Ada’yla ve adalı olmakla ilgili bir yazı daha yazacağım orada anlatırım genişçe neler olduğunu.

    Dün 30 Ağustos’tu ve fener alayı yine yoktu :( Gerçekten acaip üzüldüm. Geçen yıl Şemdinli’deki şehit haberleri dolayısıyla son dakikada iptal edilmişti. Fakat bu yıl yapılmaması bana tuhaf geldi. GG’sel sebeplerle şimdilik bir şey demiyorum. Hem olayı tam olarak bilmeden de konuşmak doğru olmaz.

    Bu aralar temiz havadan mıdır, anne yemeklerinden midir nedir bilmem, kendi kendime düşünmeye sardım. Son zamanlardaki tavan yapmış asabiyetimi, kendimi dinleyerek çözmeye çalışıyorum. Ayrıca yine kendi kendime bir sürü tavsiyede bulunuyorum son zamanlarda..

    Öncelikle, insanların genelinin 3 temel sorunu olduğunu farkettim: bencillik, cahillik ve ön yargı. Aslında önyargı bencillik ve cahilliğin kesişimi gibi, ikisinden de bir şeyler içeriyor. Sanırım “bencillik” olayını düşünmeye başlamama gazete bayiinin önünde şak diye önüme geçen amcayla, klüpteki büfede 10 dakika sıra bekledikten sonra langırt diye beni itekleyip sipariş veren teyze sebep oldu. “Bu insanlar neden sağlarına, sollarına bakmadan böyle bir terbiyesizlik yapıyorlar ki?” diye düşünürken ampüller yandı. “Onlar o kadar bencil ki, sadece kendilerini görüyorlar. Sadece kendilerine hizmet edilsin istiyorlar…”

    Bencillik cidden fena bir şey. Şimdi elimden geldiğince dikkat ediyorum bencillik yapmamaya ama bundan 4 yıl önce dev bir öküzlük etmiştim. Hayatımın dersini verdi bu bana.

    2005 yılının aralık ayında artık okuldan iyice nefret edip, ben neden bu bölümü seçtim diye kafamı duvardan duvara vururken bozuk ruh halimle beraber panik ataklarım da tavan yapmıştı. O vakte kadar annemden özenle sakladığım ruhsal problemlerimden olan “panik atak”ı anneme bir gün telefonda höykürürken söyleyiverdim. (Ps. o zamanlar yurtta kalıyordum ve evimden uzaklarda yalnız bir kovboydum). Annem de beni sakinleştirdi falan haftasonu eve gel konuşuruz dedi. O sırada vize haftamdı ve ben öküzlemesine çalışıyor ve ağlıyordum. Cumartesi günü eve gelip anneme biraz daha ağladığımda (((anne, ölüm anıma kitleniyorum, nefes alamıyorum, kalbim duracak gibi oluyor… o dakika 10 defa ölüp diriliyorum))) annem bana kötü bir haberi olduğunu, babamın çok ciddi bir kalp krizi geçirdiğini ve 3 defa ölüp dirildiğini (gerçek anlamda) 1 haftadır yoğun bakımda olduğunu söyledi. Yaşadığım şoku anlatmama imkan yok sanırım. Bencilliğimden o kadar utandım ki… 1 haftadır babamla doğru dürüst konuşmamış olduğumu bile o an farkettim. Önce aklıma annemi arayıp babamın şarjı mı bitti yine yaee dediğimde, yok telefonunu düşürmüş bir arkadaşındaymış alacakmış vs diye oyalaması geldi. Sonra benim telefonuma gelen “Çok büyük geçmiş olsun abi.” mesajını yorumlayamamam… Hayatımdaki en büyük şoklardan biri oldu.

    ((Zeynep, bu mini paragraf sana… Denk gelir misin bilmiyorum ama şimdiden bu kadar güçlü durabildiğin için tebrik ediyorum seni. Baban sana yukarıdan gülümsüyordur eminim…))

    Neyse, o günden sonra bencillik yapmamaya özen gösterdim. Tabii burada şuna da dikkat etmek lazım, bencil olmayacağım diye insan kendini de sömürtmemeli. İnsan iş hayatına girince bu sömürme-sömürülme olayını iyice gözlemliyor. Etraf çakal ve daha beteri sırtlan dolu. Bir kaç tane de akbaba ve leş kargası tanıdım. Bir nev’i hayvanlar alemi.

    Sözün özü, insanların bencil ve BENci olması beni deli ediyor. “Her şey BENİM için, hep BANA, en iyi BEN BİLİRİM, BENCE, BANA GÖRE, ÖNCE BEN… İnsan bir adım geri atıp dışarıdan bakmalı. Benim içim artık rahat. En azından çabalıyorum.

    Cahilliğe gelince, çoğul hale gelince iyice çekilmez oluyor. Cahil insanlar sürüsü kadar tehlikeli bir şey yok. Kolayca gaza gelen, yakan, yıkan bir topluluk oluyorlar. Cahillerden daha kötüsü cahil olmadığını savunan insanlar. İşte o insanlar hem bencil hem cahil olanlar. Önyargıyla, empati kurmadan hareket edenler. Susup dinleyip anlamaya çalışmaktansa, bağırıp çağırıp cevap verenler.

    Sanırım hayvanları sevmemin en büyük sebebi bencil olmamaları. İnsan olmak bencil olmaksa, ben istifa ediyorum arkadaş.

     
  • Gri ve kahverengi bir pazar, tıpkı Mary and Max gibi…

    Dışarıdan bakan birisi için oldukça depresif gözükebilecek bir haldeyim. Yatağımın içerisinde oturuyorum, sırtımda kedim uyuyor ve önümde bir kavanoz nutellanın kırıntıları var. Bir de zaman zaman durup burnumu çekiyorum.

    Oysaki ki sabah çok güzel başlamıştı!

    Dün gece saat 21.30′da uyuyup bu sabah saat 11.30′da kalkarak son zamanlarımın uyuma rekorunu kırmanın tadını çıkarıyordum. Rüyamda, Mısır firavunu Uf-Uk’a sağlıklı bir erkek evlat verdiğim için firavuniçe tacımı takmıştım. Fakat adada (ki aslında orası eski Mısır’dı) meydana gelen bir takım seri cinayeteri çözmeye çalışıyordum. İnsanlar evlerinin balkonundan suratlarına V for Vendetta maskeleriyle aşağı itiliyorlardı.

    Tam cinayetleri çözecekken kronikleşen sırt ağrım ve aniden gelen çişim beni uyandırdı. Sonra kalkıp gazetelerin pazar eklerini karıştırdım, aynaya bakıp kendimi şişman ve çirkin buldum. Alışveriş yapsam geçer mi acaba diye düşünürken bilgisayarın başına geçtim. FF’i ve sözlük’ü kurcalayıp geçen çarşamba günü indirdiğim Mary and Max’ı izlemeye karar verdim.

    İzledim.

    Ağlıyorum hala… Ben yaptım siz de yapın. Çok naif, çok “şirin” ve çok depresif. Yalnızlığın, arkadaşsızlığın, aşık olunan Yunan erkeklerinin hep gay çıkmasının ve deliliğin animasyonu. Daha doğrusu stop motion’ı. Çok çok ince detaylar var; bilimadamı salyangozlar, Breakfast at Tiffany’s, Cher, Boy George ve çikolata gibi.

    Fazla spoiler vermemeye çalışıyorum, o yüzden böyle gıdım gıdım yazdım. Bu arada sabah aynaya baktığımda her sabah bir Mary gördüğümü farkettim. Ayrıca yalnız çocukluğu ve aile yapısıyla da anneme benzettim Mary’i. Hepimiz biraz Mary biraz Max olsak, hayat daha basit olurdu sanki?

    Şimdi gidip Iron Man izleyeyim…

    Ps: Bu filmi izlemek çikolataya saldırtıyor.

    Pss: Silahsızlandırmayla ilgili bir şeyler yazmak vardı aklımda, kısmet değilmiş. Yine de minik not düşeyim dedim.

    Psss: Harbiden yağmur yağınca kuzular çeker mi?

    Pssss: Pastafaryanları kim yumurtluyor? Korsanlar mı? :)